I.

En baştan söyleyeyim: Biliyorum, bana inanmayacaksınız. Hatta belki birçoğunuz okkalı bir küfür eşliğinde kapatıp gidecek sayfayı daha ilk paragraftan sonra. Ben de olsam kesinlikle inanmazdım. Ama yine de bir okurdum, ne yazılmış burada, saçma da olsa anlatan ne anlatmak istemiş diye merak ederdim, okumak bunu gerektirir çünkü. O yüzden, inanmasanız da -ki inanmamanız akıl sağlığınızın gayet yerinde olduğunun kesin garantisidir- bir okuyun derim.

Ve hatta, lütfen inanın derim.

Siz bu satırları okurken ben çok uzaklarda olacağım. Olacağım kelimesi buraya pek oturmuyor aslında ama yine de bu klişe giriş cümlesinin olumsuzlayamıyor. Uzaktayım zira, ama anladığınız şekilde değil. Mesela Adıyaman’da değilim, kaldı ki Adıyamanlı birisi okuyorsa bunu ona istesem de uzakta olamam; keza Paraguay için de aynı şey sözkonusu. Ama işte, ben bunları okuyan herkese uzağım. Hepinize çok uzağım, buna eminim. Hayır, hayır, uzayda falan da değilim. Aslında nerede olduğumu tam olarak biliyor bile sayılmam, gözümü bağladılar beni buraya getirirlerken, hatta kafama da bir çuval geçirdiler!

Ciddiyim. Tam olarak koordinat veremem size, sadece şunu söyleyebilirim: Ahiretteyim ben. Ahiret, bildiğiniz ahiret. Bilmiyor musunuz? Yok canım, biliyorsunuzdur, bir kez olsun duymuşsunuzdur. Öteki dünya? Tahtalı köy? Hani şu cennet ve cehennemin olduğu söylenegelen yer, hani Sırat Köprüsü’nü geçince, sağdaki büyük kapı var ya, korumaları falan var… Hah işte, tam olarak oradayım. Üzgünüm whatsapp’tan konum atamam, zira GPS burada çalışmıyor.

Evet, biliyorum, saçmalıyorum, hatta ya bi’ yürüyüp gider miyim acaba!? Tamam, hepsini duyuyorum dediklerinizin. Ama ister inanın, ister inanmayın. Hakikat bu. Öteki taraftayım.

İşin nasılına elbette geleceğim, o kadar çok zamanım var ki burada, her şeye ve her yere geleceğim. Zaten anlatmak istediğim bir dolu şey var, sonuçta, daha önce kimsenin yapamadığı bir şeyi başarmış durumdayım, değil mi? Biraz havamı atmak biraz da bunun tadını çıkarmak istiyorum, tabii bunu burada yapmak ne kadar mümkünse.

Zamanım çok dedim, önce bu çetrefilli konuyu aydınlatmaya çalışayım. Tahmin edersiniz ki burada dünyada alışık olduğumuz bir zaman algısı yok. Yani böyle bir şey olabilir miydi zaten cidden, zamansız ve mekansız bir yerden söz ediyoruz (bunun nasıl olduğunu ben de hâlâ kavrayamıyorum, fazla sormayın). Gündüz ve gece yok (zaten o yüzden daha ilk günlerde bir de jetlag -bu durumda sanırım coflag demeliyiz, hani ‘coffin’den, her şeyi açıklatmayın yahu- sıkıntısı çekmiştim), sadece uzun süren fragmanlar var. Gün algısı ise, iki uyku arasındaki zamana indirgenmiş oluyor. İşte bu gün dediğim süre ise bir hayli uzun ve değişken. Bazen üç ay gibi geliyor, bazen de bir hafta. Ama asla takribi 48 saat altına düşmüyor. Yani Ahiret bir gezegense, Tanrının etrafında -en az- 48 saatte dönüyor (bu ve bunun benzeri teşbihler için özel izin almaya falan gerek yok, dünyadakinden çok daha iyi bir düşünce özgürlüğü hakim burada!)

Bu kadar uzun zamanı olunca da, hemen herkes bir şeyler yazıyor burada. Evet, elbette tek başıma değilim, sonsuz sayıdaki devasa koğuşlardan birindeyim ve içinde belki de sonsuz sayıda konuk var -konuk dediğime aldanmayın, hepsi benim gibi kalıcı. Herkes bir şeylerle ilgileniyor bu uzun günler boyunca. Dediğim gibi çoğu bir şeyler yazıyor, büyük kısmı bol bol okuyor (İskenderiye Kütüphanesi’nin şu anda burada olduğunu söylersem biraz şaşırırsınız bence! Yok olup gitmesine dünyalılar göz yummuş ama burası yummamış. Gerçi parşömenlerden okumak biraz zor ama onlar sadece eski baskılar. Artık herkes eKitap okuyor. Gerçekten!), sanatla uğraşıyor, spor yapıyor, sosyalleşiyor; bu geniş zamanı doldurmak ve burada sıkılmak neredeyse imkansız. Zaten geldiğimden beri en iyi anladığım şey bu oldu: Dünyadaki dandik yaşantımız boyunca tek yaptığımız zamansızlık konusunda yakınmakmış. İstesek her şeye zaman bulurmuşuz ama bulmamışız. Bahane bulup banane demek daha kolaymış çünkü.

Buradaki kültürel birikimi ve insanların azmini görünce, ben de kendimi yazmaya verdim. Önce saçma sapan denemelerle başladım, sonra bazı küçük öykülere geçtim. Şimdi üstünde çalıştığım bir roman bile var! Aniden ortaya çıkan mucizevi bir yeteneğim falan yok ha, buranın bir büyük etkisi daha bu: İnsanı azami düzeyde odaklanmış ve azimli tutuyor. Dış etken yok, dert-tasa yok (yani, sonuçta öldün, daha ne olabilir?); salt sükunet, huzur ve bol bol zaman var. Yaşadığım süre boyunca yapmak isteyip de bahanelerle esgeçtiğim her şeyi burada yapabilirim.

Yaşadığım süre falan demişken… Şu anda teknik olarak ölüyüm, biliyorum. Fakat bunu hissedemiyorum. Yani baksanıza; aklım başımda, bedensel gücüm dünyada olmadığı kadar yerinde; evet belki kalbim atmıyor ve tenim de buz gibi ama anemi olmadıktan sonra ne önemi var? Yaşıyor muyum, yaşamıyor muyum; yoksa pek çoklarınızın dediği ve benim zamanında asla inanmadığım gibi hakiki yaşam burada mı başlıyor; bilmiyorum. Belki geçirdiğim zaman arttıkça öğrenirim.

Hesaplarıma göre, tam 28 gündür buradayım. Bu hesabı son derece bilimsel koşullarla yaptım -her gün duvara (tamam tamam, defterime; duvarlara bir şeyler çizmek imkansız) çizik attım! Klasik ama her zaman iş gören bir yöntemdir bu. Tabii bu 28 gün sizi yanıltmasın. İlk başlarda akıl edemedimse de, gün sürelerinin değişkenliğinin farkına varınca her günün yanına tahmini zaman aralıklarını da not ettim; yani bu demek oluyor ki, 2 dünya yılına yakın bir süredir buradayım. Az buz değil!

Bu iki yılda pek çok şey yaptım elbette, zaten amacım da, aklıma ve defterime not ettiğim her şeyi sizinle paylaşmak. Çok enteresan şeyler gördüm, saçma sapan olaylar yaşadım; evet, birçok ünlüyle de karşılaştım. Her şeyi yazmak, anlatmak istiyorum. Tek korkum, bu girişimimin buradaki üst yönetim nezdinde nasıl karşılanacağı konusunda. Elbette oradakiler olarak, burayla ilgili herhangi bir yaptırımda bulunamazsınız, bunlara inansanız bile; en basitinden ölmemeyi başaramazsınız mesela. O yüzden bir zararı olacağını sanmıyorum. Ama göreceğiz, buradaki özgür dünya bile bazen enteresan kurallara gebe kalabiliyor.

Dilerim buraya kadar okumuş ve pek fazla da küfretmemişsinizdir; hem ayrıca dikkat edin derim, ben Tanrının sevgili kuluyum! (Yalnız ben değil ya, herkes öyleymiş aslında.)

Devam edeceğim.